Spencer, Larraín’in üçüncü biyografi filmi olarak yönetmenin filmografisinde yerini aldı. Klasik biyografilerde karşılaştığımız bütünü anlatma çabasının getirdiği zamansal genişlik, yönetmenin önceki biyografileri Neruda ve Jackie’de olduğu gibi yerini daha farklı anlatım tercihlerine bırakıyor. Film, Lady Diana’nın kraliyet ailesiyle geçirdiği üç günlük bir süreye odaklanıyor. Bu üç günlük süreyi konsantre hale getirerek Diana’nın tüm hayatının metonimisi olarak kullanıyor. Bu süreçte Diana’nın baskıya direnme -ya da direnememe- çabaları güçlü bir sinematografi ve ona eşlik etmeye çabalayan oyunculuklarla anlatılmaya çalışılıyor.
Larraín bir noktaya kadar hem süreci hem oyunculukları, dolayısıyla da filmin bir kısmını parodi hale sokacak kadar zorluyor. Bu noktada kraliyet ailesindeki ilişkilerin anlamsızlığı ve çelişkisini anlatırken art arda örnekler veriyor. Bir süre sonra çok fazla göze sokulan bu imgeler etkileyici olmaktan çok absürtleşerek parodi haline geliyor. Bu baskı ortamına tepki veren Diana’nın canlandırdığı Kristen Stewart’ın oyunculuğu ise parodi hissiyatını artırıyor. Bu durum, her ne kadar izleyicinin içini daraltıp sonrasında katarsise ulaştırma amacı taşısa da karakterini derinleştiremediği için izleyicinin özdeşleşme sürecine ket vuruyor ve doğal olarak uygulamaya çalıştığı strateji işlemiyor.
Stewart’ın Diana’ya benzemek adına aşırı bir oyunculuğu yansıyor perdeye. Tabii bu, yalnızca Stewart’ın değil, aynı zamanda oyuncusunu yöneten Larraín’in de sorunu. Boynunun duruşu, mahzun bakışları, aksan gibi unsurlar bu aşırılığın en başta gelenleri. Zaten sinema, uygulayıcısı ve alımlayıcısı tarafından bir kurgu, bir oyun olduğu kabul edilen deneyim sürecidir. Johan Huizinga’nın öne sürdüğü oyun teorisinden yola çıkarak oyun ve sinema arasında bir koşutluk kuracak olursak eğer her ikisinin de bir “mış gibi yapma” süreci olduğunu söylemek mümkün. Huizinga’nın öne sürdüğü illudo kavramı, gerçek sanısı yaratan gerçek dışı bir şeyin sunulması olarak tanımlanır. Kurgusal sinemanın temelinin bu kavram üzerine inşa edildiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Spencer filminde de Lady Diana’yı Kristen Stewart canlandırır ve böylece filmin en temel illudosu yaratılmış olur. Huizinga’nın kullandığı bir diğer kavram ise colludodur. Colludo, “bir dolap çevirmeye”, oyuna, “mış gibi yapmaya” bir davettir. Ortada herkesin kabul ettiği gizli bir kural vardır. Bu kural, ortada olanın gerçek olmadığını bilmek ancak bu gerçek dışılığı gerçekmiş gibi kabul etmede iş birliği yapmaktır. Filmde izleyici, Stewart’ın Lady Diana olmadığını bilir fakat onu Lady Diana olarak kabul eder. İzleyici sinemanın sunduğu oyun sürecine isteyerek katılır ve “mış gibi” yapar. Yani Lady Diana’yı anımsatan ve “bu Lady Diana’dır” bilgisi veren alelade bir filmle karşılaşılsa bile yadırganmadan kabul edilip izlenecek bir sürece dahil olmaktır sinema. Ancak Spencer, başlangıcından itibaren ekrana adeta bir parmak sokarak tekrar eden aşırılıkta “bu Lady Diana’dır” diyor ve izleyicisinde Brechtyen bir etki yaratıyor. Yabancılaşmayı bilinçli kullanan birçok eserle karşılaşıyoruz ve genellikle de o eseri takdir ediyoruz. Fakat Spencer bunu isteyerek yapmıyor. Taklit edilen kişinin jest ve mimiklerinin çok iyi çalışıldığını bize ısrarla gösteriyor ve bu göstermenin sonucu olarak özdeşleşmeye ket vuruyor. Bu aşırı gösterme çabası, karakterini özdeşleşilebilecek bir insan olmaktan çıkararak bambaşka bir formda yeniden kuruyor. Bu form da tümden kırılgan, zayıf, jest ve mimiklerden ibaret bir varlık olarak somutlaşıyor filmde. Yaratmak istediği katarsisi kendi eliyle yok ediyor. Bu yabancılaşmayı ve parodi havasını bilinçli olarak sunan bir film olsa bambaşka yollardan değerlendirebilirdi ancak Spencer bunu oldukça bilinçsiz yapıyor.
Film, kurduğu parodik baskıcı ortamdan Maggie’nin Diana’ya ilanı aşk ettiği andan itibaren uzaklaşıyor ve böylece hem Diana’yı hem jest ve mimik şovunu özgürleştiriyor hem de kendi kendini soktuğu parodik yüzeysellikten kurtuluyor. Edinmek istediği sinema diline de ancak bu noktadan sonra ulaşıyor.
Yorumlar