top of page

FILM YORUMLARIMIZ

One Fine Morning: Yaşamla Ölüm Arasında Bir Yerde

16 Haz 2023
3 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 17 Haz 2023

One Fine Morning


Yaşamı yaşamanın zorluğu kadar ölümü yaşamak da bir hayli meseledir. Ölümü yaşamak derken; ölümün sadece bir netice değil aynı zamanda o neticeye giden bir süreci kapsadığını ifade etmek icap eder. Bazen bu süreç hızlı bazen de ağır işlemektedir. One Fine Morning, yaşamla ölüm arasında bir yerde sıkışmış, hasta ve yaşlı bir adamın kızının (Lea Seydoux) hem babasının hastalığını hem de kendi özel hayatını merkeze alırken film bunu bize çok duru bir şekilde aktarmaktadır.


Sevgi, yaşam, ölüm, aşk gibi temalardan salt birisine bağlı kalmadan ilerleyen bu anlatı zikzak çizmek bir yana dursun neredeyse hiçbir şekilde çizgi bozmadan ilerlemektedir. Filmde en çok üstünde durulan konu ise Sandra’nın babasının hastalığı ve onun akibetidir. Sandra’nın babası Georg’un (Pascal Greggory) hastalığı onu bir arafa hapsetmektedir. Bu araf ne yaşamaktır ne de ölmektir. Film boyunca oradan oraya sürüklenen Georg’un dramını izledikçe aklımıza ötenazi meselesi gündeme gelir. Sandra da filmin akışında bu meseleyi dillendirmektedir.


Burada yazıya dahil edilecek film ise François Ozon’un Everything Went Fine filmidir. Bir soruyla girizgah yapılırsa, hiç kendi hayatınızdan vazgeçtiğiniz oldu mu? Şöyle bir düşününce insan niye kendi hayatından vazgeçer? Bu vazgeçme düşüncesi, yaşamın yaşanmaya değmeyeceği düşüncesiyle paraleldir. Vazgeçmek ya da devam etmek, bunlar bir yol ayrımının iki ayrı ucu. Hayat bazen insanı bazı seçimler yapmak durumunda bırakır. Bunlar yapmak istemediğimiz ama yapmak zorunda kalınan seçimlerdir. François Ozon'un "Everything Went Fine" filmi tam bir "seçim" filmi. Montaigne’in Denemeler’inde belirttiği Hegesias’ın sözü gelir akıllara: “Yaşamanın yolu gibi ölmenin yolunu da kendimiz seçmeliyiz”. Kimi zaman hayatta seçme ikileminde kalındığı dönemler olur. Hatta bu bazen seç(e)meme ikilemine de dönüşebilir. Filmde karşılaştığımız durumda ötenazi olmak isteyen de bu eylemde kendisine yardım etmesini istediği kişi de bir seçimle karşı karşıyadır.


One Fine Morning’deki Georg ise bu seçimin gündeme gelmediği bir durumu yaşamaktadır. Onun için durum biraz daha karmaşıktır. Ozon’un filmine geri dönecek olursak; film bağlamına ötenaziyi alıyor. Yaşlı bir adamın kendisine inme inmesinden sonraki süreci konu alan film devamında bu adamın kızlarından birisinden onun hayatına son vermesine yardım etmesini istemesiyle ilerler. Everything Went Fine; yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmanın felsefenin temel sorusuna yanıt verdiğinin altını çizerken bunu bize çok duru bir yoldan sunuyor. Bunu sunarken izleyiciyi bir o yöne bir de bu yöne savuruyor. Hayata tutunmayı tercih etmek ile yaşanılan acılara son vermek arasında bir ikileme düşürten François Ozon, buna cevap olarak Andre'nin "Yaşamak sadece hayatta kalmak değil." söylemini ortaya atıyor, ben "ben" olmaktan çıkınca artık "yaşamıyorum" demeye getiriyor.


Gerçekten biz ne zaman "biz" olmaktan çıkarız? Hayatta öyle şeyler çıkabiliyor ki karşımıza, bunların çözümsüz olduğu yanılsamasına kapılıp havlu atabiliyoruz kimi zaman, kimi zamansa mücadeleye devam ediyoruz. Hangisini yapmak gerekir peki? Bu sorunun tek bir cevabı yok. Bazı soruların hiçbir zaman tek bir cevabı olmaz. Bazen bir şeyi bırakmak mücadele etmek anlamına gelirken; bazen de mücadele etmenin yöntemi o şeyi bırakmaktır. Filmde de Andre'nin durumuna biraz da böyle bakmalı. Andre'nin mücadele yöntemi bu. Andre salt ölmek istemiyor aslında, o yaşamamaya tahammül edemiyor, yaşamının yaşamadığı her an onun için bir ıstırap, o doğal olarak bu ıstıraptan dem vuruyor ve kızından kendisine ötenazi yapılması talebinde bulunuyor.


Ötenazi bir çeşit simgesel intihardır aslında. Çekilen ıstırabın artık çekilemeyecek boyuta gelmesinden dolayı kişinin yaşamına bir son verme isteğidir. Ötenazi bunun için tercih edilen bir yoldur. Bazen yaşam insanı aşar, bazen de insan yaşamı. İnsanın yaşamına son vermesini; yaşamın anlamsızlığı mı yoksa yaşamın çok anlamlılığı mı doğurur? Bu kilit bir sorudur. Yaşamak hiç süphesiz kolay değildir. Bazen yaşamak yaşamamaktan daha zor gelir çünkü yaşamamak bilmediğimiz hatta hiç bilemeyeceğimiz bir şeydir. Halbuki yaşamak deneyimlediğimiz, görece ne olduğunu bildiğimiz bir olgudur. Ozon bunu seyirciye ince ince hissettirir.


Everything Went Fine’da nihayetinde ölümle sonuçlanan bir hikayeyi izlerken; One Fine Morning’de ise ne yaşamın ne de ölümün hâkim olduğu bir netice söz konusudur. Georg bir sıkışmışlığı yaşamaktadır. Bunu da kendisi “Neye tutunacağımı bilmiyorum.” diyerek dile getirir. Bir bakıma hastalığa mahkum bir şekilde yaşamak durumundadır. Birçok şeyi yitirdiğinin farkında bir şekilde, Kierkegaard’ın anlayışında olduğu gibi, kurtulmak için bazen umutsuzluğa teslim olarak devam etmek zorundadır. Georg’un akibeti tam olarak budur.


One Fine Morning duygusal açıdan çok yoğun bir film buna karşın film bu yoğunluğun içinde izleyiciyi yüzmeyi başartıyor, filmde kulaç attıkça daha da derine gidiyoruz. Film derinlerde ise iki kutbun -yaşam ile ölümün- arasındaki sıkışmışlığını sonuna kadar hissettiriyor. Film ile ilgili nice doneyi bir kenara bırakırsak kendimizi sadece filmin akışına bıraktığımızda film tüm berraklığıyla kişiyi çarpacak bir olgunlukta. Filmin yönetmeni Mia Hansen-Love da artık olgun dönemine girdiğini hissettirmektedir.


ANIL YAĞCI


 
 
 

Yorumlar


bottom of page